tüm hacimusa müslüman aleminin yeni yılını kutlarım barış ve huzurun olduğu bir yeni yılada merhaba dıorum
2008 Tarihi Arşivi
SİTEYE FOTORAF EKLEYİP YADA YAYINLANMAKTA OLAN TOFONUN KALDIRILMASINI İSTIYORSANIZ s3nis3viyorum67@hotmail.com adresinden bilgilendirin
İLİMİZİ TANIYALIM TAM OLARAK OLMASADA ?
|
GÖKÇEBEY İLÇESİ NÜFUS BİLGİLERİ (2000 Yılı GNS
|
|||
| ) |
ERKEK
|
KADIN
|
TOPLAM
|
| GENEL | 12.205 | 13.383 | 25.588 |
| İLÇE MERKEZİ | 3.937 | 4.003 | 7.940 |
| BAKACAKKADI (B) | 1.463 | 1.494 | 2.957 |
| HACIMUSA (B) | 930 | 817 | 1.747 |
| KÖYLER | 5.875 | 7.069 | 12.944 |
Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi 2007 nüfus sayıma göre
ZONGULDAK IN NUFUSU
615 890 dır bunun 302 827 erkek ,,313 063 ü kadın dır
TÜRKİYENİN NUFUSU :70 586 256 DIR BUNUN 35 376 533 ERKEK 35 209 723 KADINDIR
|
GÖKÇEBEY İLÇESİ NÜFUS BİLGİLERİ
|
|||
| (2007 Yılı GNS) |
ERKEK
|
KADIN
|
TOPLAM
|
| GENEL | 11 366 | 12 219 | 23 585 |
| İLÇE MERKEZİ | 3 659 | 3 820 | 7 479 |
| BAKACAKKADI (B) | 1 339 | 1 378 | 2 717 |
| HACIMUSA (B) | 628 | 737 | 1 365 |
| KÖYLER | 5 740 | 6 284 | 12 024 |
|
1845 yılına kadar, “Tefen“ adıyla Bolu Sancağına bağlı 4 divandan (nahiye) oluşan bir kaza olan Gökçebey , bu kimliğini Cumhuriyetin kuruluşuna kadar korumuştur. Cumhuriyet döneminde nahiye yapılan Tefen’e, 1963 yılında “Gökçebey“ adı verilmiş ve 1972 yılında beldede Belediye Teşkilatı kurulmuştur. Devrek ilçesine bağlı Gökçebey beldesi 3644 sayılı kanunla 1990 yılında ilçe statüsüne getirilmiştir. İlçe Batı Karadeniz Bölgesinin iç kesiminde 65° – 79° güney- kuzey enlemi , 26° – 42° batı -doğu boylamı arasında olup; doğusunda Bartın ili ve Karabük’ün İlinin Yenice ilçesi, batısında Zonguldak Merkez İlçe ve Çaycuma ilçesi, güneyinde Devrek ve Yenice ilçeleri, kuzeyinde Çaycuma ilçeleri bulunmaktadır. Ankara -Zonguldak kara ve demir yolları üzerinde bulunan Gökçebey ilçesine, Saltukova Havaalanı 27 kilometre uzaklıktadır. |
|
|
Yüzölçümü 15.153 ha. olan ilçenin % 60’ ı ormanlarla kaplıdır. Denizden yüksekliği 51 metre olan Gökçebey ilçesi, yüksekliği 906 – 1179 metre arasında değişen sekiz tepeyle çevrilidir. Filyos Irmağı Karabük İl’inden gelen Soğanlı Çayı ile birleşerek ilçenin kenarından geçer ve Filyos beldesinden Karadeniz’e dökülür. Karadeniz ikliminin egemen olan ilçede yazları ve kışları ılık geçer. Kabalaklı, Pamukdüzü, Kertili (Çamlık) mesire yerleri, Karanlık Dere, Kurtdamı ve Sarıgöl Ormanları av turizmine son derece elverişli yerlerdir.Merkez ilçe, Bakacakkadı ve Hacımusa beldelerinde belediye teşkilatları vardır. |
|
Zonguldak Coğrafya
Dağlar
Ağırlıklı yeryüzü şekillerini oluşturan dağlar; kuzey kesimlerinde 1000 metreyi bulmazken, orta kesimlerde 1200 metreyi aşmakta, güneyde ise yer yer 2000 metreye kadar ulaşmaktadır. Dağlar kıyıya koşut üç sıra oluşturduğundan kıyı ile iç kesimler arasında ulaşım güçleşir. Kıyıya yakın yükseltilerin oluşturduğu dağ sırasının altında zengin taşkömürü yatakları vardır.
Atyaylası Tepesi (710 m), Göldağı (771 m), Kantar Tepe (905 m), Orhan Tepe (920 m), Baba Dağı (1120 m), Soğukoluk Tepesi (1268 m), Kızıl Tepe / Kızıltaş )1468 m) ve Bacaklı Yayla ilin bilinen yükseltileridir.
Akarsular
Filyos ve Gülüç Çayı; Devrek, Alaplı ırmakları; Üzülmez, Kozlu dereleri yörenin bilinen akarsu kaynaklarıdır. Ayrıca her biri akarsuların denize döküldüğü yer anlamına gelen Küçükağız, Ömerağzı, Çatalağzı (Çatalağız:Bir coğrafya terimi olup, ırmağın denize kavuştuğu yerde lığların birikmesiyle oluşan delta) İnağzı, Değirmenağzı, Çavuşağzı, Alacaağzı, Köseağzı, Mevrekeağzı ve İncivezağzı gibi ağızlara irili ufaklı pek çok dere akmasına karşın, yaz mevsiminde bu derelerin oluşturduğu kanyonların suyu azalmaktadır.
En önemli akarsuyu Filyos Çayı olup 228 km. uzunluğundadır.
BİTKİ ÖRTÜSÜ
İl topraklarının % 52’si ormanlık alan (348.612 ha) olup, bunun % 88’i koru, % 12’si baltalık orman niteliğindedir. Ülkemiz ormanları içerisinde zengin bir tür çeşitliliği ile doğal arboretum konumunda olan yöre ormanlarında kayın, meşe, gürgen, kestane, çınar, ıhlamur ve kızılağaç başta olmak üzere % 70’i yapraklı; gürgen, karaçam, sarıçam, kızılçam ve sahil çamı türleriyle % 30’u ibreli ormanlardır. Her mevsimi yağışlı geçen yörenin yükseklikleri iğne yapraklı (köknar, çam), daha aşağıları yayvan yapraklı (kayın, meşe, kestane, karaağaç, ıhlamur, kavak), akarsu kenarları da kavak, söğüt ağaçlarıyla kaplıdır.
Bu ana yeşil dokuyu orman gülü, pırnal meşesi, çoban püskülü, defne, kocayemiş, kızılcık, kiraz, funda, ayı üzümü, kuşburnu, böğürtlen, dağ çileği, eğrelti otu gibi orman altı bitki örtüsü tamamlamaktadır.Zonguldak yöresi endemik bitki varlığı açısından da oldukça zengin bir potansiyele sahiptir.
Ana toprağı Zonguldak olan bu bitkilerin bir bölümü yörenin antik adları ile (phrygia, paphlagonica, galaticus, bihhynicum, pontica…), bir bölümü de mitolojik kaynaklardaki adları ile (delphinium, olympica, heracleum…) bilinmektedir.
İKLİM
Zonguldak ili ılıman Karadeniz ikliminin etkisi altındadır. Her mevsimi yağışlı ve ılık olan Zonguldak’ta kurak mevsime rastlanılmamaktadır. En fazla yağış sonbahar ve kış mevsimlerinde görülür.
İlde mevsimler ve gece-gündüz arasında önemli bir sıcaklık farkı bulunmamaktadır. Denizden iç kesimlere doğru gidildikçe, iklim biraz daha sertleşir.
Yıllık ortalama sıcaklıklarda il genelinde önemli bir farklılaşma yoktur. Haziran, Temmuz ve Ağustos ayları ilin en fazla güneşli günlerinin yaşandığı aylardır. Yine bu aylar arasında deniz sıcaklığı ortalama 20 °C düzeyindedir.
Yıllık yağış ortalamasının 1234.96 mm olduğu Zonguldak’ta, en yağışlı aylar 148.65 mm ile Aralık ve 141.72 mm ile Ocak aylarıdır. Yağışlar kıyılardan iç kesimlere doğru gidildikçe hem azalmakta hem de yağmurdan kara dönüşme özelliği göstermektedir.
İlde hakim rüzgar güneydoğu (keşişleme) yönündedir. İkinci derecede etkili rüzgar ise kuzeybatı (karayel) yönündedir.
Zonguldak’ta en düşük nispi nem oranı % 70 olup, ortalama nispi nem oranı % 75’tir.
EĞİTİM
2004-2005 Eğitim öğretim yılında ilimizde okul öncesi eğitim kurumlarımızda 2.757 öğrenci, ilköğretim okullarımızda 81.057 öğrenci, ortaöğretim kurumlarında (genel ve mesleki – teknik okullar) 33.023 öğrenci olmak üzere TOPLAM 116.837 öğrenci öğrenim görmektedir.
İlimizde 6 anaokulu, 324 ilköğretim okulu, 59 genel – mesleki lise olmak üzere toplam 389 okulumuz da eğitim ve öğretim yapılmaktadır.
İlimizde okul öncesi kurumlarda, 195 anasınıfı öğretmeni , ilköğretim okullarında 3.319, ortaöğretim kurumlarında 1.887 olmak üzere TOPLAM 5.401 öğretmen görev yapmaktadır.
Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Tıp Fakültesi, Devrek Fen Edebiyat Fakültesi , Karabük Teknik Eğitim Fakültesi, Bartın Orman Fakültesi, Mühendislik Fakültesi, Çaycuma İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Ereğli Eğitim Fakültesi ve Fethi Toker Güzel Sanatlar Tasarım Fakültesi olmak üzere 8 fakülte, 3 enstitü, 2 yüksekokul, 8 meslek yüksekokuldan oluşmaktadır.
Üniversite bünyesinde 32 profesör, 32 doçent, 259 yardımcı doçent, 106 öğretim görevlisi, 43 okutman, 256 araştırma görevlisi , 8 uzman olmak üzere toplam 736 akademik personel görev yapmaktadır.
KÖMÜR VE Uzun Mehmet
Sanayi devriminden sonra önem kazanan kömür; Osmanlı padişahı II.Mahmut’un “Memalik-i Şahane dahilinde siyah taşın taharrisi” adlı fermanıyla ülkemiz, İlimiz gündemine girmiştir.
Kdz.Ereğli’nin kestaneci Köyünden olan Uzun Mehmet askerlik iznini kullanmak üzere köyüne gelir. Askerdeyken gördüğü kömürü yöresinde aramaya başlar. Buğday öğütmek için gittiği değirmenin (Kdz.Ereğli, Köesağzı Mevki, Neyren/Niyren Deresi dolayları) su kanallarında yuvarlanan siyah taşları görür ve bunları değirmen ateşine atarak yanıp yanmadığını dener.
Karataş’ın yandığını görünce hem kendi hem de yöresinin yazgısını değiştirecek yanartaşları çuvallayıp ihsanını almak üzere İstanbul’a hareket eder. Saraydan ihsanını (5000 kuruşluk ödül ve ölünceye dek 500 kuruş aylık) aldıktan sonra, kendisini kıskanan ve ödülünü çalmak isteyen, Kdz.Ereğli KaymaKAMı Müstelzim Hacı İsmail Ağa tarafından birhanda kahvesine zehir katılarak öldürülür. Uzun Mehmet, kömürle, Zonguldak’la özdeşleşmiş; adına anıt, park yaptırılmış, kimi üretim tesislerine adlı konmuş ve ülkemiz yeraltı işçiliğinin simgesi olmut bir isimdir.
Foto Safari
Zonguldak, su ve yeşil kombinasyonu yönünden zengin bir ildir.Orman alanları, akarsu, boyları, mağaraları,vb. doğal güzellikler foto safari için uygun yerlerdir. Bostandüzü, Göldağı, 100. Yıl, Milli Egemenlik, Ulutan, Yayla Mevkii ormaniçi dinlenme alanları; Harmankaya, Güneşli, Değirmenağzı dereleri ve şelaleri; Gökgöl, Sofular, Kızılelma, Cumayanı mağaraları; Bölüklü Yayla, Bacaklı Yayla gibi alanlar foto safari yapmak isteyenler için eşsiz güzelliklere sahiptir.
Yayla Turizmi
Zonguldak’ ın en yüksek tepesi olan Alaplı Bacaklı Yayla (1637 m) varolan, yaşayan yayla geleneği veyayla evleriyle “yayla turizmine”, yaklaşık 2-3 ay kar altında kalmasıyla “kış turizmine” aday bir doğal ortamdır
.DOĞAL GÜZELLİKLER
Zonguldak, doğal güzellikler açısından oldukça zengin bir ildir. Karadeniz kıyısı boyunca uzanan koyları, kumsalları, herbiri ayrı bir doğa harikası olan mağaraları, dört mevsim yeşil kalabilen bitki örtüsü ve orman içidinlenme alanları, turizm anlamında değerlendirilebilecek doğal kaynaklardır. Doğuda Sazköy’den, batıa Akçakoca’ ya kadar uzanan 80 kilometrelik kıyı şeridinde yer alan, pek çok doğal plaj ve kumsal yöre halkının yaz aylarında günübirlik kullandığı belli başlı mekanlardır.
Bunlardan Filyos, Türkali, Göbü, Kapuz, Değirmenağzı, Ilıksu, Erdemir, Ereğli Belediye, Alaplı Belediye, Askeri Plaj ve Kocaman kıyıları “Mavi Bayrak Projesi” kapsamında izlenmektedir.
Zonguldak ve Kdz. Ereğli limanları endüstriyel ve ticari amaca yöneliktir. Zonguldak limanından Ukrayna’ nın Skadovsk, Evpatoria, Rusya’ nın Novorossky limanlarına ro-ro taşımacılığı yapılmaktadır.

3 yaşınızdayken size özenle yemekler hazırladı Tabağınızı masanın altına dökerek teşekkür ettiniz
4 yaşınızdayken elinize rengarenk kalemler tutuşturdu. Evin bütün duvarlarına resim yaparak teşekkür ettiniz
5 yaşınızdayken sizi cici kıyafetlerle süsledi. Gördüğünüz ilk çamur birikintisine atlayarak teşekkür ettiniz
6 yaşınızdayken okula kadar sizinle yürüdü. Sokaklarda “GİTMİYCEEEEEEM” diye ağlayarak teşekkür ettiniz
7 yaşınızdayken size bir top hediye etti. Komşunun camini kırarak teşekkür ettiniz
9 yaşınızdayken size piyano öğretmeni buldu. Notaları bir gün bile çalışmayarak teşekkür ettiniz
10 yaşınızdayken doğum günü partilerinden dans derslerine kadar her yere sizi arabayla götürdü. Arabadan fırlayıp giderken arkanıza bile bakmayarak teşekkür ettiniz
11 yaşınızdayken sizi arkadaşınızla sinemaya götürdü. “Sen bizimle oturma” diyerek teşekkür ettiniz
12 yaşınızdayken zararlı TV programlarını seyretmenizi istemedi. O evde değilken hepsini izleyerek teşekkür ettiniz
15 yaşınızdayken sizi yurtdışında yaz kampına gönderdi. Tek satir mektup yazmayarak teşekkür ettiniz
17 yaşınızdayken erkek arkadaşınızla partiye gitmenize izin verdi. Bir telefon bile etmeden sabaha karşı eve dönerek teşekkür ettiniz.
19 yaşınızdayken okul masraflarınızı karşıladı,sizi arabayla kampusa götürdü ve eşyalarınızı taşıdı. Arkadaşlarınız alay etmesin diye kampus kapısında vedalaşarak teşekkür ettiniz
21 yaşınızdayken iş hayati ve kariyerinizle ilgili size fikir vermek istedi “Ben senin gibi olmayacağım” diyerek teşekkür ettiniz
22 yaşınızdayken kep giyme töreninizde size gururla sarıldı. Avrupa seyahati için para isteyerek teşekkür ettiniz
24 yaşınızdayken uzun suredir çıktığınız çocukla tanışmak istedi “Zamanını ben bilirim” diye tersleyerek teşekkür ettiniz
25 yaşınızdayken düğün masraflarınızı karşıladı,sizin için hem mutlu oldu hem çok
duygulandı. Siz dünyanın bir ucuna taşınarak teşekkür ettiniz
30 yaşınızdayken bebek bakimi hakkında size akil vermek istedi. “Artık bu ilkel yöntemleri bırak”diyerek teşekkür ettiniz
40 yaşınızdayken sizi arayıp bir akrabanızın doğum gününü hatırlattı “Anne işim başımdan aşkın”diyerek teşekkür ettiniz
50 yaşınızdayken o çok hastalandı, hafta sonunda onu görmeye gittiğinizde mutlu oldu. Ona yaşlıların çocuk gibi nazlı olduğunu söyleyerek teşekkür ettiniz
Derken bir gün….. o öldü. O güne kadar onun için yapmadığınız ne varsa, o anda kalbinize bir yıldırım gibi düştü….
ARKADASLIKKK
Yalnızlığa dayanırım da, bir başınalığa asla,
Yaşlanmak hoş değil, duvarlara baka baka.
Bir dost göz arayışıyla,
Saat tıkırtısıyla….
Korkmam geçinip gideriz biz mutlulukla,
Ama; ”Günün aydın, akşamın iyi olsun” diyen biri olmalı.
Bir telefon çalmalı ara sıra da olsa kulağımda.
Yoksa , zor değil, hiç zor değil,
Demli çayı bardakta karıştırıp, Bir başına yudumlamak doyasıya.
Ama; ”Çaya kaç şeker alırsın?”
Diye soran bir ses olmalı ya ara sıra……..
Gözler arasındaki ilişkiyi biliyor musun? Onlar birlikte göz kırparlar, birlikte ağlarlar, her şeyi birlikte görürler ve birlikte uyurlar. Buna rağmen asla birbirlerini görmezler. Arkadaşlık bunun gibi olmalı.
MOSİN-GAFLAN-ÖZÜRCÜLER ÇİZGİSİNDE BİTMEYEN HAYAL:
BÜYÜK ERMENİSTAN
“Mosin” Nedir Bilir Misiniz?
Ermeni Taşnak çetelerinin 1893′ten sonra kullanmaya başladıkları bir Rus tüfeğidir. Dedelerimizin, ninelerimizin çok canını yakmıştır. Bir çok insanımızı, kadın, çoluk, çocuk demeden haince öldürmüstür. 2700m menzillidir. Türklerde bulunan Martin Kapaklı, ve Berdan tipi tüfekler ise 1200m menzillidir.
�
Mosin kısadır; taşıması, kullanması, nakletmesi, öğrenmesi ve öğretmesi kolaydır. Daha sessiz atış yapar ve duman çıkarmaz. O zamanlar bizdeki tüfekler ise kocaman, hantal ve ağırdı. Üstelik çıkardığı gürültü ve duman ile askerimizin mevzisini belli ediyor ve menzil dışından Ermeni çeteler tarafından Mosinlerle avlanmasına neden oluyordu.
�
Bugünkü Türk-İran sınırındaki Derik Manastırı bölgesinde, Taşnakların yaptığı katliamdaki başarılarının sırrı iste bu Mosin tüfeklerinde saklıdır. Yirmi-yirmibeş Ermeni komitacısı, stratejik noktalarda pusuya yattıklarında, yüz kişilik bir Türk ve Kürt kuvvetini dudurabiliyorlardı. 1914 Sarıkamış’ta Taşnaklar bu şekilde Ruslara çok yardımcı olmuştu. 1915 Van isyanında da bu Mosinler onbinlerce Müslümanın canını aldı. Bir o kadarı da sakat kaldı.
�
Ermeni komitacılarının kurduğu çetelerden sadece birisi olan EDF (Ermeni Devrimcileri Federasyonu ya da daha yaygın adıyla Taşnak çeteleri) Osmanlı’dan ne istediği ve onu nasıl alacağı konularında hiç bir tereddüt içinde değildi: Batı Ermenistan (yanı Doğu Anadolumuz) isyanlarla ele geçirilecek ve bunu başarmak için de yaygın olarak örgütlenip Osmanlı ile sürekli silahlı çatışmalara girilecekti.
�
Osmanlı-Rus ve Osmanlı-İran sınırlarında tam 16 gizli noktadan ülkeye bu Mosinler sokuldu. Sadece Taşnaklar 1890-1895 arasında 13 kalkışma çıkarıldı. Hinçak, Ramgavar, Armenakan ve diğer Ermeni çetelerini unutmayın. 1895-1989 arasında bu kalkışmaların hem sayısi hem de şiddeti arttı. 1896 koca Osmanlı İmparatorluğunun başkentinde güpe gündüz Osmanlı Bankası basıldı. (Washington DC’de ABD Hazinesini güpe gündüz silahla basmaya kalksanız neler olabileceğini düşünebiliyor musunuz?)
�
Cüret o kadar artmıştı ki, artık isyan ve baskınlar Osmanlı’nın gözü önünde olabiliyordu. Serob (1891-1899 arasında 15 isyan), Gürgen (1896-1899 arasında 8 isyan), Mushegh (1890-1898 arasında 8 çatışma), Simon (nam-İ diğer “Azrayil”), Makar, Gevorg Çavuş Khan, gibi yüzlerce Taşnak çete reisi Mosinleriyle tüm Doğu Anadolu’da, ama özellikle de Kars-Van-Muş üçgeninde, Türk ve Kürtlere kan kusturuyordu. Verilen kayıplarımız çok fazlaydı.
�
1900-1914 arasında isyan ve baskın sarmalı daha da büyüdü ve vahşileşti. 1915′e gelindiğinde, Ermeni komitacıları artık koskoca Van kentini Osmanlı’nın askeri gücünden ve çoğu Müslüman halkından kanla koparmayı başaracak hale geldiler. Mosinlerle Muhsinlerimizi, Yasinlerimizi vurup Van’ı aldılar ve Rus’a teslim ettiler.
�
Bundan sonra da GEÇYER (Geçici Yerleştirme ~ tehcir) yasası geldi. Bin yıllık beraberliği bozan bizler değildik; Mosinleriyle Taşnaklardı, Hıncaklardı, Armenakancılardı, Ramgavarcılardı, ve bunlara destek olan diğerleriydi…
�
GEÇYER, kendini bir ölüm kalım savaşı içinde bulan ve arkasından hançerlendiğini gören bir ülkenin o koşullarda alabileceği belki de en akılcı bir savaş önlemiydi. ABD’nin onyıllar sonra bile Japon Amerikalılara ve hemen sonra da Nagasaki ve Hiroşima’ya yaptıklarını hatırlayınız. İngilizlerin kendi Almanlarına, Fransızların Alsas Loren Almanlarına, Sovyetlerin Kırım Türklerine yaptıklarını hatırlayınız. GEÇYERden önce ve GEÇYER’den sonra, tüm dünyada, ve özellikle de Avrupa’da ve Batı’da, yüzlerce binlerce GEÇYER kararı ve uygulaması olduğu halde,bugün neden hep Türkiye ağızlara sakız edilmiştir diye özürcülerimize bir sormak gerekir.
�
Biz Mosin’e geri dönelim.
�
Türk Tarih Kurumunun araştırmalarına göre Ermeni komitacılarının öldürdüğü Müslüman sayısı yarım milyonu geçmektedir. Bu rakam, aynı bölgede ölen tüm Müslüman sayısı olan 1,2 milyonun içinde ve bu 1,2 milyon rakamı da tüm Birinci Dünya Savaşında ölen Müslümanların sayısı olan 3 milyonun içindedir (Justin McCarthy). İçinden şehit, gazi, ölü, yaralı çıkmayan tek Müslüman ailesi yoktur. Bu 3 milyon içinde, orantıya vurulunca görülecektir ki en büyük kayıpları Türkler vermiştir. Acılarımız bu kadar derin ve bu kadar yaygındır.
�
Görülüyor ki, Birinci Dünya Savaşında çektiğimiz acıların, verdiğimiz kayıpların önemli bir kısmı (yanı yaklaşık altıda biri) “Büyük Ermenistan” hayali peşinde koşanların acımasızca kullandığı Mosinler yüzündendir.
YANITLANMAYAN TAŞNAK PROPAGANDALARI SONUNDA BİZİ BUGÜNE TAŞIDI
İçerde Taşnak-Mosinleri Müslümanları vururken, dışarıda Taşnak-sözcüleri bambaşka bir hava estiriyordu. Taşnakların 30 propaganda merkezinden dünyaya sürekli ” fakir, açlıktan ölen, vergiden ezilen, zulümden katledilen, Hristiyan Ermeniler” mesajı ustaca geçiliyordu. Böylece Hristiyan aleminin gönül telleri titretiliyordu.
�
Erivan, Batum, Tiflis, Baku, Gençe Karabağ, Tebriz Kars, Erzurum, Van, Mus, Bitlis, Ahlat, Hatay, İskenderiye, Trabzon, istanbul, İzmir Kırım, St. Petersburg, Moskova, Sofya, Bükreş, Lefkoşa, Cenevre, Paris, Boston ve üç ayrı Kafkas kentinden dünyaya yayılan bu yalanlar maalesef hemen alıcı buluyordu, çünkü Türk’e Müslüman’a karşı zaten müthiş bir önyargı vardı.
�
Abartılı Taşnak hikayelerini dinleyenler “Türktür, Müslümandır, yapmıştır” önyargısıyla hiç sorgu sual etmeden bunları gazete ve dergilerine taşıyorlardı. Bazıları öyle inanmıştı ki, bu yalanları romantize eden, yok satan romanlar yazdı. Bunlardan biri olan Franz Werfel ölüm döşeğinde gerçekleri maalesef geç gördüğünü, yalanlara alet olup ‘Musa Dağında Kırk Gün” kitabını yazdığı için pişmanlık duyduğunu yakın dostu Albert Amateau’ya söylemiş ve bir şekilde af dilemişti. Ama “büyük yalan” çoktan almış başını gitmişti.
�
Bizdeki romancılar gerçeklerin ortaya çıkmasında belki yardımcı olabilirlerdi ama onların da bir kısmı bu yalanlara sempatiyle bakmaya başladılar. Hatta bazıları bu yalanların üzerine utanmadan bir de roman yazdılar. Bugün bile böyle düşünen ve özür için imza toplamaya kalkışan bazı aydınlarımızın olduğunu üzüntüyle görmekteyiz. Onlar da Taşnak propagandalarına esir düştüler.
�
Türk’e hala kimse fikrini sormak gereğini duymuyor çünkü Ermeni yalanları artık bir kültür haline geldi. “Ermeni Hristiyandır, yalan söylemez. Türk Müslümandır, yapmıştır.” anlayışı şimdi maalesef bu “özürcüler” kervanında ses buluyor.
İşte bu kampanyalar, bu yalanlar bizi bugünlere taşıdı. Biz işe, “Kan ve kin dursun, yeni kurduğumuz ülkemiz kalkınsın, barış içinde hep beraber refaha ve mutluluğa ulaşalım.” gibi asil düşüncelerle hep sustuk. Konuşmadık. Cevap vermedik. Anlatmadık. Dünya kamuoyu ise “Türk sustuğuna göre herhalde suçlu” diye düşündü. Ermenilerin cüretleri arttı. Yalanlar aradan geçen zamanda dallandı, budaklandı. Öyle ki ölülerin sayıları bile ikiye, üçe, dörde, beşe katlandı. Artık kimse ” 1919 Paris Barış Konferansı raporlarında 200,000 olarak gösterilen Ermeni ölü sayısı, nasıl olur da 2008 de bir buçuk milyona ulaşır? Ölüler hiç çoğalır mı?” diye sormuyordu. Mantık hislere, gerçeklerse yalanlara teslim bayrağını çekmişti.
�
O halde, Mosin, “Büyük Ermenistan” hayali ile girişilen kanlı bir kalkışmayı en iyi temsil eden semboldur.�
�
Mosin, canlarını Taşnak çeteleri ellerinde işkence ile veren yarım milyondan fazla Müslüman’in acı sonlarının da ironik bir sembolüdür.
�
�
“GAFLAN” NEDİR BİLİR MİSİNİZ?
�
Şimdi teybi ileri saralım ve 1994 yılına gelelim. Sovyetler Birliği çökmüş ve Ermenistan daha yeni bağımsızlığını kazanmıştır. Ülkelerini imar edeceği, halkını kalkındıracağı ve vatandaşlarına refah ve mutluluk getireceği yerde, yine o “Büyük Ermenistan” hastalığı ve hayali ile yanıp tutuşan Ermeni liderler ne yapıyor? Önce Karabağ’a arkasından da Azerbaycan’ın diğer bölgelerine saldırıyor.
�
Bu sefer ellerinde Rus Mosinler yerine Rus tankları ve Rus danışmanları vardır. Azeri halkını kırıp geçirirler. Birçoğunu öldürürler. Bir milyon kadarını silah zoru ile evlerinden kaçmak zorunda bırakırlar. Propagandayı gene unutmazlar. Ama bu sefer kendimizi ‘Gaflan” denen yepyeni bir olgu ile karşı karşıya buluruz.�
�
Gaflan, Ermeni askerlerinin öldürdüğü Azeri’lerin cesetlerini arkada iz bırakmasınlar diye yakıp yok eden ekiplere verilen bir addır. Hitler’in Nazileri Yahudileri canlı canlı yakıyorlardı; Gaflancılar ise henüz öldürülmüş Azerileri. Naziler diri diri yaktı ve öldürdü; Ermeniler ise önce öldürdü, sonra yaktı. O yüzden, kafaca Nazilerle Ermeni askerlerin arasında pek fazla fark olduğu söylenemez. Aradaki fark son nefestir; Naziler son nefesten önce, Gaflancılar ise son nefesten sonra yaktılar. İkisi de fırın kullandılar. İkisi de yaktılar. İkisi de özür dilemediler.
�
Bizler Gaflancıların tüm insanlıktan özür dilemesini beklerken, bir de baktık ki bizim bazı “aydınlarımız” bu Gaflancılardan özür dilemeye kalkıyorlar. Biz özürcülerimiz adına, insanlık adına utandık…�
�
Şunu da hemen hatırlatalım ki, daha Ermenistan’ın toprak talepleri henüz bitmemiştir: Azerbaycan’dan Karabağ ve Batı Azerbaycan’ı, Türkiye’den Doğu Anadolu’yu, Gürcistan’dan Javakheti bölgesini, İran’dan kuzeybatı bölgesini, ve yine Azerbaycan’dan Nahçıvan bölgesini alıp “Büyük Ermenistan”i kurmak istemektedirler.
�
Gaflan, bu bakımdan, “Büyük Ermenistan” hayalinin en korkunç ve güncel sembolü haline gelmiştir.
�
Böylece Mosin’den Gaflan’a uzanan bu trajik çizgide, “Büyük Ermenistan” kurma ihtirasının hiç bir zaman sönmediğini, tam aksine, tekrar parladığını üzülerek gözlemlemekteyiz.
�
�
TÜRK ÖZÜRCÜLER İŞTE BU MOSİN-GAFLAN ZİNCİRİNİN SON HALKASIDIR
�
Bilerek ya da bilmeyerek, bazı Türk aydınları, garip bir yaklaşımla Ermenilerden özür dilemek için imza toplamaya kalkmaktadırlar. Düşünce ve ifade hürriyeti var; isteyen istediğinden herhangi bir nedenle özür dileyebilir. Ama şehitlerimizi, ölülerimizi yok sayarak, yukarıda açıkladığımız bu Mosin-Gaflan çizgisine hizmet ettiklerini göremeyerek, ya da önemsemeyerek, ve hepimizi ima ederek özür dileyemezler.
�
Yarın dünya basını “Türkiye’de bazı aydınlar özür diledi” yerine “Türkiye’de aydınlar özür diledi” gibi yanlış başlıklar atarlar ve kamuoyunu yanıltırlarsa, bu yalanların vicdanı sorumlusu bu imzacılar olur ki bu sorumluluktan yaşamları boyunca kaçamazlar (Aynı Franz Werfel’in ölüm döşeğinde yaptığı yanlışlıklar için özür dilemesi gibi.)
�
Mesele, Birinci Dünya Savaşı nedeniyle tüm ölülerden, tüm acı çeken insanlardan, kadın-erkek, yaşlı-genç, çoluk, çocuk, din, dil, milliyet, bölge ayırmadan özür dilemekse, bunda hiçbir sorun görmeyiz. Biz de böyle hümanist bir yaklaşıma veya açılıma imzalarımızı koyarız.�
�
Ama amaç Türkiye’mizin elini zorlamak, dünya kamuoyu önünde Türkiye’mizi zor duruma sokmak,ve bu şekilde Mosin-Gaflan çizgizine hizmet etmekse, böyle bir şeyi kabul etmemiz asla mümkün olamaz.
�
İlle de özür dilemek istiyorlarsa, bu aydınlarımız kendi adlarına özür dileyebilirler. Örneğin, Türkiye’mizi dünya kamuoyu önünde sürekli hedef tahtasına çevirdikleri için, Türkiye’mize yardım ve hizmetleri dokunmadığı için, katma değer üretemedikleri, ya da tarihimizin mirasını har vurup harman savurdukları için, tüm Türkiye’den de özür dileyebilirler.�
�
Ama en uygunu, Mosinlerin vurduğu Muhsin’lerden, Gaflanların yaktığı Aslan’lardan özür dilemeleri olur…
Prof. Türkkaya ATAÖV
ALINTIDIR–http://www.internetajans.com/default.asp?NID=67444
Biz bu hallere düşecek adam mıydık ?
Duymadıklarımızı duyduk
Görmediklerimızi gördük
İki dirhem aklımız vardı
Onu da yedik bitirdik
Freni patlamış kamyon gibiyiz
Allah’a havale gidiyoruz
Biz bu hallere düşecek adam mıydık ?
Dalından kopan yaprak misali
Bir rüzgara kapıldık ki sormayın gitsin
Kos koca 5000 yıllık çınar
Batının hızarına düştü
Feleğin nazarına düştü
Yiğit diye namım vardı
Namert pazarına düştü
Biz bu hallere düşecek adam mıydık?
Ne batılı olabildik ne doğulu
İki cami arasında kalmış beynamaz gibiyiz
Bizi biz yapan, bize ait ne varsa her şeyi attık
Tıpa tıp taklit ettık, aslını yaşattık
Üretmedik, tükettik, hazıra konduk hep yattık
Hazıra dağ mı dayanır beyler
İlimsiz çağ yakalanmaz, ilimsiz kaldık
Sığ kaldık, kaldık böyle kıraç
Ciğeri beş para etmeyenlere el açtık
Ve kahretsin yaşıyoruz, onlara muhtaç
Bu son liman, bu son gemi başka yol yok
Anlayın artık anlayın
Türkün Türk’ten başka dostu yok
Yardım almaya alışanlar,emir almaya da alışırlar
Alıştılar beyim alıştılar
Üç beş kuruş için
Dalınız, kökünüz dediler, açtılar
Kıyınız, köşeniz dediler, ortalığa saçtılar
Gururumu köprü ettiler, geçtiler
Ölçtüler, biçtler
Şah damarımı kestiler beyim kestiler
Şerefe diyerek haysiyetimi içtiler
Bizler gölgemizle oynaşırken
Onlar dağlarımızda poyraz olup estiler
Biz bu hallere düşecek adam mıydık?
Hürriyetin tarifini unuttuk
Çanakkale’yi,Sakarya’yı unuttuk
Unuttuk ecdadı, maziyi unuttuk
Muhtaç olduğumuz kudret, damardaki asil kanı unuttuk
Unuttukça musibetlere gark olduk
Unuttuk beyim unuttuk
Sanki bu vatanı bedava bulduk
Biz bu hallere düşecek adam mıydık?
Hey gidi asırlar hey, ses verseniz
Yürekleri o günlere çevirseniz
Hey gidi üç kıta, yedi deniz
Hey gidi uçsuz bucaksız vatan
Vatan için can veren
Şimdi elin vatanında yatan
Mezarsızlarımız, sahipsizlerimiz
Gariplerimiz
Yani aziz şehitlerimiz
Özür dileriz özür dileriz, özür dileriz
Velhasıl
Biz bu hale düşecek adam mıydık?
MUSTAFA YILDIZDOĞAN
NEME LAZIM !!!
Kanuni Sultan Süleyman Han, Osmanlı devletinin en yüksek seviyelere çıktığı bir devrin padişahıdır.Ama günün birinde Osmanlı da inişe geçer mi diye, çöker mi diye zaman zaman düşünür.
Bu endişesini aynı zamanda süt kardeşi olan meşhur alim Yahya Efendiye açmaya karar verir.bir mektup gönderir.Osmanlının akıbeti nasıl olur? bir gün olurda izmihlale uğrar mı? diye özetler endişesini.
Padişahtan gelen mektubu okuyan Yahya Efendi nin cevabı ise;”NEME LAZIM SULTANIM!”şeklinde gayet kısa olur.
Topkapı Saray’ında bu cevabı hayretle okuyan Sultan,bu söze bir mana veremez,endişesi daha da artar.”Acaba bilemediğimiz bir mana mı vardır diye düşünür.Kalkar ,Yahya Efendinin Beşiktaş’taki dergahına gider.
Sitemle ;”Ağabey,ne olur mektubuma cevap ver.Bizi geçiştirme,sualimi ciddiye al” diyerek sualini tekrar sorar.
Yahya efendi duraklar;”Sultanım sizin sualinizi ciddiye almamak kabil mi?Ben sualinizin üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz etmiştim.
”iyi ama bu cevaptan bişey anlamadım.sadece ; ”neme lazım be sultanım ”demişsiniz.
Yahya efendi bunun üzerine ibret dolu şu sözleri söyler; ”Sultanım!Bir devlette zulüm yayılsa ,haksızlıklar ayyuka çıksa,işitenlerde ”NEME LAZIM”deyip uzaklaşsalar,sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese,bilenlerde ”neme lazım” deyip bunu söylemeyip sussalar,gizleseler,fakirlerin,muhtaçların,kimsesiz lerin feryadı göklere çıksa da bunu taşlardan başkası işitmese,işte o zaman devletin sonu görünür.
böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır,halkın itimat ve hürmeti sarsılır.Asayiş ve emniyete vesile olan itaat hissi gider,böylece çöküş ve izmihlal mukadder hale gelir.”
Yapılan o kadar uyarı ve vaazlara rağmen bu senede kesim hataları görülmüştür.Bunlardan bir kaçına şahit oldum vede çoğumuz olduk.
Sadettim Hocamızında soylemiş olduğu gibi; kurban kesilirken kan akması için çukur açılması gerekiyordu bir çoğumuz bunu yapmadık ve kanlar boş meydanda kaldı,Kurban kesilirken hayvanın gözleri kapalı olması gereküyordu bizler ne yaptık çoğunluk bunu uygulamaktan kaçındı ve kurban kesilirken yanında başka bir hayvan bulunmaması gerekiyordu coğunluk bunu uygulamadı.
Kurban kanlarının boş alana akıltılmasından rahatsızlık duyduk ben ve birkaç arkadaşımız karanlık alanda gormeden veya dikkat etmeden yururken bu kanların üüzerine basmak zorunda kaldık,bazılarımız bunun ne zararı olucak diyebilir çoğu hastalık bunlardan bulaşmaktadır.
Kurban kesilirken başka bir hayvanın olmaması gerektiğini bildiğimiz halde bazıları kesliecek kurbanları aynı yerde tuttu ve kurban kesilirken hayvanlar birbirlerini goruyordu ve dahası bir onceki kurban kesimi bitmeden diğer kurban kesilmeye başlandı hayvanın gozleri kapalı diil hayvan yerdeki kanı gorunce kendini kaybetti hiç bağlanmadan yere yığıldı ve bir onceki hayvanın kanı üzerinde kesildi.
Bizler mi anlamıyoruz yoksa anlatan mı yok? Anlatan cok ama bizler anlamıyoruz işimize gelmıyo neden acele ediyoruzki bayram 4 gun 1 saat geç kessek ne olacak ki kurbanı bu goruntuler olmayacaktı.Kurbanda bir canlı onun da hissetme yeteneği var neden idaal şartlar altında kesim yapmıyoruz.
Herkesin tekrardan kurban bayramı kutlu olsun umarım önümüzdeki yıllarda bu tur hatalar yapılmaz….



Son Yorumlar